24.07.2021
Metin Kaya (MdHB)

DIE LINKE (Sol Parti) Hamburg Eyalet Milletvekili Metin Kaya ile söyleşi

Bu söyleşi Almanyalılar internet sayfasında ve 29.01.2021 tarihinde yayınlanmıştır. Yazı bahsi geçen sayfadan alınmıştır.

ALMANYALILAR – “Küçük esnaf kan ağlıyor” ibaresi artık abartılı bir söylem değil bizim de ziyaretine gittiğimiz, sorduğumuz, selam verdiğimiz hemen her esnafın yakındığı, sorunlarına dikkat çekilmesi istenilen, hemen hepsinin değindiği acil bir ifade. Benzer bir diğer ifade ise özellikle göçmen kökenli seçilmiş milletvekillerinin mecliste kendilerine temsil etmedikleri yönündeki şikayet ve suçlamalar. Almanyalılar olarak konuyu masaya yatırmak ve milletvekillerimize sormak istedik. Yeni dizimizin ilk konuğu DIE LINKE (Sol Parti) Hamburg Eyalet Milletvekili Metin Kaya oldu. Sorularımıza şöyle yanıtlar verdi:

Almanyalılar: Sayın Kaya öncelikle şimdiye kadar ki meclis çalışmalarınız hakkında kabaca da olsa bilgi verebilir misiniz? Nasıl başladınız, şimdiye kadar neler oldu, sizin kişisel ve fraksiyon olarak çalışmalarınız nasıl gidiyor?

Metin Kaya: 23 Şubat 2020’de Hamburg Eyalet Parlamentosu için seçimler yapıldı. Bu seçimlerde ben de DIE LINKE’nin listesinden seçildim. Bir taraftan parlamento yaşamına ilk defa girmiş olmanın heyecanı, diğer taraftan da bana oy veren seçmenlerin bana yükledikleri sorumluluğun üstesinden gelebilmek gibi bir görev vardı. Sorumluluğu büyük olan bir görev.

Öncelikle belirtmeliyim ki salgın süreci bizleri ve çalışmalarımızı olumsuz etkiledi. Alışık olduğumuz ve istediğimiz yoğunlukta bir çalışma yapmak mümkün olmadı maalesef. Benim çalışma alanım ağırlıkla göçmenlikle bağlantılı sorunlar, ayrımcılık politikaları ve bilişim konularıdır.

Federal Almanya’ya göçün bu yıl 60ncı yıl dönümüdür. Altmış yıl sonra dönüp baktığımızda evet birçok konuda haklar elde ettik ve göçmenlerin durumlarında iyileştirmeler oldu elbette. Ancak 60 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ tümüyle eşit haklara sahip değildir göçmenler. Federal Almanya açısından bu ayıbın bir an önce giderilmesi gerekmektedir. Umarım bu yıl dönümünde konuya ciddiyetle yaklaşılır ve gençliklerini bu ülkeye vermiş olan insanlara hak ettikleri statüler verilir.

Bir diğer konu ise ayrımcılıktır. Sokaktaki ayrımcılıktan bahsetmiyorum. Kurumsal ayrımcılıktan bahsediyorum. Yani devlet dairelerindeki, polisteki, iş bulma kurumlarındaki, kamu kuruluşlarındaki ayrımcılık. Engelli insanlara, teninin renginden, inancından, dilinden, kökeninden, giyim kuşamından veya cinsel tercihlerden ötürü uygulanan ayrımcılık. Ev veya iş aradığınızda, terfi etme durumlarında, kadınlara, yaşlılara, engellilere, farklı cinsel tercihleri olanlara uygulanan ayrımcılıktan bahsediyorum.

Yine diğer bir başka konu ise ekonomide ve yaşamda bilişim teknolojisinin insanların hizmetine sunulmasıdır. Örneğin salgınla birlikte uzaktan eğitim kararları alındı. Ancak uzaktan eğitim için gerekli techizat ve altyapı olmadan veya bunların tedariki için mali kaynaklar yaratılmadan nasıl olacak? İnsanlara evde kalın ve evinizden doğru çalışın deniliyor. Bu tür imkanlar herkeste var mı? Kullanımı konusunda eğitimler verildi mi? Bu ve buna benzer çok sayıda sorun var.

Küresel salgın, hayatımızın her alanını derinlemesine etkilemeye devam ederken siyasetin bundan etkilenmesi konusu hakkında neler diyebilirsiniz? Bir milletvekili olarak siz ve partiniz bundan nasıl etkilendiniz?

Bizler seçildiğimizde, yani 23 Şubat 2020’de bizleri bir yıldır esir almış olan Covid-19 salgını biliniyordu. Çin Halk Cumhuriyeti bilim insanları salgın gerçeğini ve bilgilerini 2019 sonunda ve 2020 başlarında uluslararası veri tabanlarına aktarıp, Dünya Sağlık Örgütü’nü uyarmıştı. Çin Halk Cumhuriyeti, Küba, Güney Kore, Tayvan, Yeni Zelanda gibi çok sayıda ülke ciddi önlemler alarak salgını yenerken birçok ülkede gerekli ve kapsamlı önlemler zamanında alınmadı. Mart 2020 ortasından itibaren Avrupa ülkelerinde ve Federal Almanya’da farklı önlemler alınmaya ve ilk kısıtlamalar uygulanmaya başlandı. O günden beri de durumu siz de takip ediyorsunuz. Bir yukarı bir aşağı, tabiri caiz ise plansız bir biçimde genelgeler yayınlanıyor, kısıtlamalar kararlaştırılıyor ve bu şekilde salgının üstesinden gelinmeye çalışılıyor.

Bizleri de elbette doğrudan etkiledi bu süreç. Büyük bir coşkuyla başladığımız çalışmalarımız zamanla kısıtlandı. Meclis toplantıları normal şartlarda devam etmiyor, komisyon görüşmeleri telekonferans şeklinde yapılıyor. Yani bir araya gelemiyoruz. Asıl sorun ama SPD ve Yeşiller’den oluşan Hamburg Senatosu’nun, yani Hamburg Hükümeti’nin idare şeklidir. Hükümet, mutlak çoğunluğu elinde bulundurduğu için Hamburg Eyalet Parlamentosu’na danışmadan, parlamentoyu alınacak önlemler konusunda önceden bilgilendirmeden ve daha da önemlisi parlamentonun ortak kararı olmadan çok sayıda kısıtlama kararı aldı. Bu kararlardan, Hamburg Eyalet Parlamentosu’nda bulunan milletvekilleri bile sonradan medya aracılığı ile haberdar oldu.

Yani toparlarsak ne seçilen bizler ne de genel olarak muhalefet partileri bu sürecin üstesinden gelinmesi konusunda karar mekanizmalarına dahil edilmediler. Ancak sonradan bilgilendirildiler. Kimseye art niyet atfetmiyorum ancak süreç daha planlı ve meclisin doğrudan katılımıyla daha iyi yönetilebilirdi. Kısıtlamaların sürekli hale gelmesinden, demokratik hakların peyderpey yok edilmesinden endişe ediliyor. Çok sayıda insan bizlere yazıp bu duruma artık son verin diye şikayetlerde bulunuyor. Asıl muhatap hükümeti oluşturan partilerdir. DIE LINKE olarak bizi de elbette etkiledi. Zaten küçük bir muhalefet partisiyiz ve özellikle de bu süreçte verdiğimiz yaklaşık tüm önergelerimiz reddedildi. Bu karda kışta sokakta yaşayan insanların boş duran otellere yerleştirilmeleri gibi en temel insani bir önergemiz bile SPD ve Yeşiller’in oylarıyla reddedildi. Bu yılın başından bugüne kadar sokakta yaşayan insanlardan sekizi donarak öldüler. 2021 yılında Almanya’nın en zengin kentlerinden biri olan Hamburg’da, 42 500 milyoneri olan Hamburg’da. Bu ayıp için başka söze gerek var mı?

Hamburg’da da Berlin’dekine benzer bir ayrımcılık yasasının olması gerektiği konusunda çalışmalarınız var. Bu konu hakkında bizi aydınlatır mısınız, eksik olan ne? Göçün altmışıncı yılı yaklaşırken böyle bir yasanın olmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yukarıda bahsini ettim. Ayrımcılık, ırkçılık sadece sokakta yaşanmıyor. Sokakta görülen aşikâr ırkçılığın veya ayrımcılığın yanı sıra devlet kurumlarında, kamu kuruluşlarında, poliste, iş bulma kurumlarında, eğitimde, yani yaşamın her alanında kurumsal ayrımcılık mevcut. Irkçıların, faşistlerin hem polis teşkilatında hem de orduda kümelenmelerini haberlerden izliyoruz. Bu ayrımcılığa kadınlar, engelliler, farklı cinsel tercihleri olan insanlar, teninin renginden, inancından, konuştuğu dilden, giyim ve kuşamından ötürü insanlar maruz kalıyorlar ve şikayet edebilecekleri veya hukuki olarak haklarını arayabilecekleri bir mekanizma maalesef bulunmuyor. İnsanlar böylesine durumlarda çekinip uğradıkları haksızlıkları bile dile getiremiyorlar. Bu duruma dur demek için Berlin’de ayrımcılığa karşı bir yasa çıkarıldı. Bu yasaya göre devletin tüm kurumlarında danışma ve şikayet merkezleri inşa edildi. Ayrımcılığa maruz kalan herkes bu merkezlere başvurup şikayetlerini dile getirebiliyor. Poliste veya iş bulma kurumunda, Jobcenter’de veya hastalık sigortasında, okulda veya iş yerinde…, her nerede ayrımcılığa uğruyorsa bu merkezlerden yardım alabiliyor. Yasa gereğince herkesin ayrımcılık konusunda eğitilmesi zorunlu hale getirildi. Ayrımcılığa uğrayana değil, ayrımcılık yapana davranışlarının gerekli olduğunu ispatlamak mükellefiyeti getirildi. Almanya’da Allgemeines Gleichbehandlungsgesetz (AGG) diye bir yasa var. Ancak bu yasa, ayrımcılığa uğrayanların devlet kurumları karşısında haklarını arama konusunda yeterli değildir. O nedenle Berlin’de olduğu gibi Hamburg’da da böylesine ayrımcılığa karşı bir yasa gerekmektedir.

Hamburg’da aşının gecikmesi, geciken randevu sistemi, aşı teslimatı konusundaki sorunlar hakkında neler diyebilirsiniz?

Aşılardan biri Almanya’da üretiliyor. Ancak bazı diğer ülkelerle kıyaslandığında Federal Almanya’da aşıların ve genelinde ilaçların kullanımı için onay alması daha uzun sürmektedir. Ayrıca bazı ilaçlar veya aşılar için daha önce Avrupa Birliği düzeyinde onay verilmesi gerekmektedir. Böylesine acil durumlarda süreçler mahkeme kararlarıyla kısaltılabiliyor. Ancak bu durum aşıların veya ilaçların yan etkilerinin henüz yeterince tespit edilmemiş olma tehlikesini de beraberinde getiriyor. Yapılan açıklamalara bakılırsa 2021 yılı sonuna kadar Federal Almanya nüfusunun tümü aşılanacaktı. Burada aşının gönüllü olduğunu belirtmek gerekiyor. Sağlık personeli, bakım evlerindeki yaşlılar, 90 yaş ve üzeri, 80 yaş ve üzeri gibi bir sıralamayla yıl sonuna kadar aşılama sürecini tamamlamak istiyordu Federal Hükümet. Ancak Pfizer ve BionTech şirketleri teyit ettikleri kapasiteleri üretemeyeceklerini açıklayınca hesaplar karıştı. Farklı arayışlara girildi. Aşı merkezleri hazır ama ortada aşı yok. Aşı merkezlerinde randevu sistemi hem aşıların gecikmesi hem de aşıların sadece belli merkezlerde yapılaması planıyla ve oralarda yoğunlaşması nedeniyle aksadı. Daha önce belirttiğim gibi zamanında önlem almamanın sonucunda bu tür sorunların ortaya çıkması beklenmedik durumlar değil. Biz, en son 27.01.2021’de verdiğimiz bir önergeyle randevu sisteminin değiştirilmesini ve merkezi aşı alanları yerine mobil aşı timlerinin oluşturulmasını talep ettik ve önerge verdik. Bakalım ne diyecekler hükümet partileri.

Hamburg esnafı kan ağlıyor. Göçmen işyerleri de birer birer kapanıyor, iflas ediyor. Bunlara ilişkin partinizin bir çalışması var mı? Devlet ve ilgili kurumlar o kadar yardım dağıtıyorlar ama bu yardımların gerçek sahiplerine yetişmediği veya tam olarak yerini bulmadığı söyleniyor? Hamburg’da bu konuda izlenen yol hakkında neler diyebilirsiniz?

Evet Hamburg esnafı kan ağlıyor. Küçük ve orta işletmeler, sanatçılar, yalnız çalışanlar hepsi çok zor durumdadırlar. Salgının başından beri biz sürekli bu konuları dile getirdik. Kısa çalışmaya zorlanan işçilerin maaşları en az %90 ödensin diye önergeler verdik, küçük işletmelere yardımların hemen ve bürokrasiye takılmadan verilmesini önerdik, Almancaya vakıf olmayanlara kendi dillerinde bilgilendirme yapılsın veya onlara yardımcı olacak eleman istihdam edilsin dedik, kira borçları yapılandırılsın dedik, vergiler bu dönemde indirilsin diye önerdik, çocuklara uzaktan eğitim için bilgisayar ve internet girişleri hemen sağlansın dedik, sağlık çalışanlarının maaşlarına en az 500 EUR olmak şartıyla zam yapılsın dedik, işten çıkarmalar yasaklansın dedik, vs.vs. İnsanlara FFP2 maskesi zorunluluğu getirildi ama maske bulmakta hükümet zorlandı. Maskelerin dağıtımı yapılmadan maske zorunluluğu getirildi. Bu yetmiyormuş gibi maskeler ücretsiz dağıtılmıyor. Neredeyse tüm önergelerimiz hükümet ortakları partiler tarafından reddedildi. İsteyen https://www.buergerschaft-hh.de/parldok/formalkriterien/1 internet adresinden DIE LINKE’nin verdiği önergeleri inceleyebilir. Urheber (Sonstige) bölümünde DIE LINKE’yi seçince tüm önergeler görülebilir.

Salgının tüm yükü küçük ve orta işletmelerin, işçilerin emekçilerin sırtına yüklenirken büyük tekellere yüklü miktarlarda yardımlar verdiler. Oxfam’ın yayınladığı verilere göre 2020 Aralık’ta dünyanın en zenginlerinin servetleri 500 Milyar Dolar artarken, yukarıda bahsini ettiğimiz kesimler iflasın eşiğinde. 500 Milyar Dolar ile dünyadaki her insanı aşılamak mümkün olacaktır. Yılların işletmeleri iflas etti, bu yıl iflaslarda ciddi oranda bir artış olacak. Almanya’da 2019 sonunda 114 milyarder varken 2020 Aralık’ta bu sayı 116 oldu. Bu milyarderlerin toplam serveti 606,8 Milyar Dolar. En zengin 10 Alman’ın serveti 2020 sonunda 241,9 Milyar Dolar oldu. Yani iki yılda %35 artış. Bunların arasında bulunanlar: Dieter Schwarz (Lidl, Kaufland, 22,6 dan 36,8 Milyar Dollar), Reinhold Würth (Würth, 11,2 dan 20,6 Milyar Dollar), Susanne Klatten ve Stefan Quandt (BMW, 21 dan 26,4 veya 17,5 dan 20,3 Milyar Dollar). BMW’nin 2020’de yaklaşık 40.000 çalışanını kısa çalışmaya gönderirken Mayıs 2020’de 1,646 Milyar Euro hissedarlarına kâr payı dağıttı. Bu rakamdan 770 Milyon Euro Klatten ve Quandt kardeşlere gitti. (Bu veriler junge Welt gazetesinin 26.01.2021 tarihli sayısından alınmıştır.)

Bu veriler de gösteriyor ki salgının kaybedenleri olanlar küçük işletmeler, işçiler emekçilerdir. Ama holdinglere, uluslararası tekellere kesenin ağzı sonuna kadar açılıyor. Hissedarlarına kâr payı dağıtan tekel aynı zamanda devletten yardım alıyor ve işçileri kısa çalışmayla evlerine yolluyor. Sömürünün, adaletsizliğin ismi kapitalist sistem.

Teşekkürler

29.01.2021

Metin Kaya

Mitglied der Hamburgischen Bürgerschaft (MdHB) Fraktion DIE LINKE

Alle Beiträge ansehen von Metin Kaya →